
1997-DEN BUGÜNE
Yıl 1997'yi gösterirken bir hüzünlü uğurlamanın ardından, bir sevinç belirdi. Bu sevinç ismi ile müsemma Emin bize emin olmayı haber veriyordu. O zaman ben kaos yaşarken hayatımın tohumu yeni atılmışken, bana Emin olarak rehberlik eden, zihnimdeki depremi dindiren her zaman ve mekanda bana yardımcı olan bir hizmet aşığı bir insan gelmişti. Daha önceleri kendileri rüşdünü Zagatala'da ispat etmişti. O zaman ben gözümde dağ kadar büyüttüğüm vazifemi, hafifleten ve küçülten o oldu.
O geldiğinde daha benim tohumum yeni atılmıştı. Daha tomurcuklanmamıştım. Fakat gül abim bana, hizmetin gülünü koklatmayı öğretiyordu. Bana ilk sözü şu olmuştur: “Abiciğim, ben her zaman idareciyi zorlayan birisiyim.” Doğrusu bu sözü ben, bedenine bakarak biraz büyük karşılamıştım. Ne de olsa tohumdum tomurcuklanmamış, açılmamıştım. Gerçekten beni zorlamaya başlamıştı. Ama yine de bende Emin Hoca'ya karşı muhabbet peyda olmuştu. Emin Hoca'ya karşı kurbiyet hasıl oldu. Acısıyla tatlısıyla 8 ayı beraber geçirdik. Aynı odayı paylaştık, aynı çorbaya kaşık salladık. Üreklerimiz (kalblerimiz) hep aynı vurdu.
Belki ama Ya Rabbi, düşünüyorum, düşündükçe Sana; O Şanlı peygamberin sana gece yarısı secde anında eylediği duayı edirem: (Ya Rabbi ! gazandan rızana, cezandan affına, Sen'den Sana sığınırım. Seni gereği gibi övemem, Sen kendini övdüğün gibisin) diye yalvarıyorum. Çünkü Sen bana öyle bir nimet bahşetmişsin ki beni şehit olacak biriyle aynı odayı, aynı davayı savunmayı nasip etmişsin. Şükürler Sana Allahım. Çünkü Sen varisleri en hayırlısısın. Çünkü Sen Rahmetlilerin en merhametlisisin.
Geçirdiğim 8 ay zamana ve hafsalama sığmayacak bir hızda ve neş'ede geçmişti. Artık ayrılık anı gelmişti. Muvakkat mı, yoksa devamlı ayrılık mı onu bile bilemiyordu. Çok tevekkül ehli biriydi. Öyle ki hayatı bir güne indirmiş, yarınını düşünmüyordu.
Gelirken göz yaşıyla karşılandığı gibi giderken de göz yaşı tufanıyla gönderiliyordu. Bu tufanın önüne bir bend gibi durarak o müjdeli haberi söyleyince “muvakkati ayrılık” tufanı biraz olsun dindirebildi. O'nun bursiyeri olan .....Ahmet buna rağmen bu ayrılığa dayanamamış, günlerce Emin Hoca sevgisinden yemek yememiş, gözyaşları yüzünde ırmak izi bırakmıştı.
Şükür Rabbime ki, aynı uçakta beraber gittik, izine. Bana söylediği söz, inşallah hayır için gidiyorum. Evlilik için daha nişanda belirtmemişti. Ama O tevekkül ehli ehli birisi olduğu için düşünmüyordu.
Yoğun bir evlilik koşturmacasından sonra bir hafta gibi kısa bir müddette her işini halletmiş geliyordu. Şeki'de bırakmış olduğu yetim, mahzun çocuklar ve çehreler geliyor haberini alınca, bir peygamber coşkusuyla Talaal Bedru'yu söylercesine kıyama durmuşlardı. Gelmişti zamanın şehidi. Bu sefer gidiş ilk mekanaydı. Zagatala'ya gidecekti. Sanki Şeki O'nun hicret mekanıydı. Asli vatana geri dönmüştü. O'nu orda karşılayan bir muhacir vardı. Sanki Şeki O'nun yükselme basamağıydı. Şeki'de izler bırakarak gitmişti. Aynı Hz. Ali'nin, Hz. Ömer'i koşarken gördüğü zaman:
-Nereye koşuyorsun, vallahi sen senden sonrakilerin işini zorlaştırıyorsun demesi gibi.
Emin Hoca izler bırakmıştı. İşimizi zorlaştırmıştı. O'da artık hayat merdivenini ömür denen duvara dayamıştı. Artık O yalnız değildi. Artık O da hayatın merdiveninden birer birer çıkacaktı.
Her genç insan gibi belki O'nun da hülyaları vardı. Araba almak, ev almak, güzel güzel gezmek, hayatın hep güzellikleriyle olmak. Ama vallahi O'nun bunlardan hiç birisinde gözü ve sözü yoktu.
Dünya imtihan dünyası derdi. İnsanların anlatılmayan sevinçlerinden bir tanesi de bir evlada sahip olmaktı. O kucağındaki çocuğuyla, oğluyla bu sevinci yaşarken, sevinci uzun sürmedi.Can'ı kopmuştu, ciğerparesi canını vermişti baba kucağında. Bunun üzüntüsünü ancak yaşayanlar bilir. (Allah kimseye yaşatmasın) ben yaşayamadığım için anlatamam. Fakat Emin Hoca'nın çehresi anlatıyordu. Hikmete ram olan o tevekkül ehli, imtihandır dedi.
Bir dost

|