
CEVAPSIZ KALACAK MEKTUPLAR
1. mektup
Sevgili Emin Hocam,
Bunca hayatım boyunca belki yüzlerce mektup yazdım, fakat bu mektuptaki kadar kalemin titrediği, kağıdın solduğu, düşüncenin donduğu başka bir mektupla başbaşa kalmadım. İşte bu bilincin tutsağında yazıyorum bu satırları. Gece yarılarında ancak bu satırlarla hasbihal etmek düşmüştür bize. Yazmak, anmak ve düşünmek düşmüştür bize. Ne yapalım seni kelam ve kemalinle anmak, anlamak, hele hele kelimelere karıştırdığın tatlı tebessümlerle anlamak yakışırdı ama, ne yapalım kurşun hızında bir gidiş yaratılmıştır.
Sevgili Emin Hocam,
Ansızın aramızdan ayrılışın bizi öksüz ve garip bıraktı. İdealini de beraberinde götürmedin gittiğin yere, ama senin aramızda olmaman her zaman boğazımıza düğümleniyor. Yutmaya çalışıyoruz olmuyor, alışmaya çalışıyoruz olmuyor. Her yerde hatıran varken alışmak mümkün mü? Baktığımız her yerde hatıran var. Şehirlerin kanayan yüzünde, köyün kuraklığında, medrese koridorlarında, yeşeren yaprakta açan çiçekte ve boynu bükük bırakıp gittiğin talebelerinde.
Onlarda da sen varsın. Her biri şu anda adeta şunu söylüyor: Ben Emin, ben Emin. Onlara baktığım zaman seni görüyorum. Gözlerine bakıyorum emin bir dünyanın pırıltılarını görüyorum. Gözlerinin içi gülüyor, kendimi emniyette hissediyorum. Bir çiçekle bahar gelmezmiş, buna herkesten fazla sen inanırdın. Tarlada ekilmedik bir saha kalmamalıydı. Seksen fidan sığardı bu tarlaya. İnanmazlardı ama sen öyle inanırdın. Çünkü bir çiçekle bahar gelmezdi.
Neyi unutamıyorum biliyor musun Emin Hocam: Odamızın kapısından içeri girerken tebessümlerle çiçekleştirdiğin çehreni ve ‘dehşet olmuş, harika' sözlerini.
Sen ayrıldıktan sonra seni anmak, bizim için bir yanılgı belki ama, seni bu zamanda da olsa anlamak, bizim buradaki varlığımızı anlamaktır. Anladık ki sen bir mus'absın, bir Ebu Eyyub el Ensari'sin. Bir Murat Hüdavendigar'sın, bir Fatih'sin ve sen bir Emin'sin; biliyorduk gerçi ama şimdi daha iyi anlıyoruz: Sende bir Ebu Eyyub el Ensari ruhu, bir Hüdavendigar atılganlığı vardı. Sen Muhammedü'l Emin'den bir hediyesin. Sen bir Fatih'sin. senin kadar Fatih Sultan Mehmet'e kim benzeyebilir. Sen kısa sakalın, kavisli burnunla İstanbul'dan Azerbaycan'a, Aliabad'a düşmüş bir Fatih güllesisin. Bu toprak seninle yeşerecek.
Sevgili Emin Hocam,
Dramatik bir gidişti gidişin. Yolun yarısı bile değilken, atadan, anadan ve vatandan ayrı, bir de yeni evlenmişken; ney susar, yaprak düşer, saat durursa bu nasıl dramatik olmasın da! Ama neye gücümüz yeterdi ki. Güçlü bir el seni aramızda çekip almayı dilediyse bunda da bir güzellik olmalıydı. Köpek leşinde güzel dişleri görecek kadar güzel bir peygamberin bağlılarına yakışan bu olmalıydı. Güzel gidişin güzel meyvesi olurdu. Tarih bize bunu her zaman hatırlatır. Sen de öyle oldun öyle olacaksın. İnanıyoruz ki yokluğun varlığından daha fazla etkili olacak. Sen burada kansın, cansın Azerbaycan'sın, insanlığa sunulmuş bir karanfilsin.
Sevgili Emin Hocam,
Maddenin elini öpmedin ya, işte seni yücelten buydu. Dünyanın bir gölgelik olduğunu çok iyi biliyordun. Onun için bu kısa anda erdemli bir şeyler yapmak gerektiğine inanıyordun. Ve bu inanç uğrunda didindin durdun.
Sevgili Emin Hocam,
Bizden ayrıldığına üzüldüğünü sanmıyorum, çünkü orası buradan rahat. Bir gün inşallah aynı yerde görüşürüz. Bir ağaç altında oturur, sohbet ederiz. Su şırıltıları, kuş sesleri sohbetimize eşlik eder. Tatlı sabah rüzgarı saçlarımızı yalar, yeşilin bin bir tonunu seyre dalar, yaprak hışırtılarının musikisiyle sarhoş oluruz.
Biz mi! Bizi merak etme. Biz iyiyiz. Seninle avunmaya çalışıyoruz. Annen, baban, kardeşlerin, çocukların hepsi iyiler. Seni hep birlikte yaşatmaya çalışıyoruz.
Sevgili Emin Hocam,
Narahat (rahatsız) olma. Sen gönüllerde sevda, dillerde şarkı, bu toprakta bayraksın. Biz ölsek de, sen buradasın.
Kardeşin MehmetArslan
2.mektup
Sevgili Emin Hocam,
Bir ilkbahar sabahında seninle konuşmak nasıl bir duygu tarif edemiyorum. Hasret kaldığımız güneş yavaş yavaş kendini göstermeye başladı. Tabiat ileride olacak gerçek dirilişin bir delili gibi gözümüzün önünde canlanıyor. Dağlar yeşil renge boyanıyor. Çiçekler, kelebekler, böcekler uyanıyor. Senin ayrılış yıldönümünde hayat aynı mı bilmiyorum.
Bir kurban bayramı öncesi seni kurban vermiştik. Bayramımıza kara bir leke düşmüştü. Ama İsmail'in de hakkını vermeliydik. Bayramlaşmaya Şamahı'ya gittiğimiz zaman sen yoktun. Masanın etrafında bütün arkadaşların oturmuştu. Seni anıyorduk. Sen ayrıldıktan sonra seni daha iyi anlıyorduk sanki. Arkadaşların ellerini kenetlemiş, başlarını önlerine eğmiş, bakışlarını masaya çivilemiş bir halde seni düşünüyordu. Seviyorum diye haykırıyordu Nedim Abi. Bu sözü söylemenin yeriydi belki: Seviyoruz.
O gün futbol oynadık ama sen yoktun. Futbol oynamayı severdin. Sarı lacivert bir eşofmanın vardı. Seni bir daha sahalarda görmemek ne acı!
Sen neredesin. Nereden geldik, nereye gidiyoruz suallerine cevap olabilir misin. Ruhun ölümsüzlüğü konusunda aldığımız bilgiler senin ruhunla bizi tanıştırabilir mi. Dün varken bugün yok oluşunu anlamak ne kadar zor bir şey. Şehitler ölmez, düşüncesini bilmesem senin yokluğunu anlayabilir miyim.
Emanet bir dünyada yaşıyoruz, evet emanet bir dünyada....
Mart 2000 Kardeşin Mehmet Arslan
3.mektup
Emin Hocam,
Yaşamanın anlamı ne. Varlığın anlamı ne. Su, ateş, toprak ve hava. Anasırı erbaa diyorlar. O'na gidiyoruz işte. Toprağa karıştık, suyumuz buharlaştı, güneş yaktı, hava küllerimizi savurdu.
Elimize binbir ümitle tutuşturulan anahtarlar nerede. Hangi anahtarın hangi kapıya ait olduğunu karıştırdık. Hangi kapıya varsak bize ait değil. Ağlayan çocuksu yüzler yüreğimize batıyor. Yüzümüzde şebnem var diye baharın tadına varmaya çalışıyoruz. Penceremizin önüne ya da balkonumuza konan serçe bizi ifade ediyor. Ama güvercinlerin kanadı kırıldı her yerde. Değneklerini silah yapmaya çalışan çocuklar neden uçurtma uçurmuyorlar.
Gerçekten varlığın anlamı ne?
Emin Hocam, satıcılar şeffaf renkli mürekkep satıyorlar. Silgim çabuk bitiyor. Her zaman ilkokulda okuyorum.
Nisan.2000 M. Arslan
4.mektup
Emin Hocam,
Çok basit bir söz belki ama gerçekten imtihan dünyasında yaşıyoruz. Eğer insanlar imtihan dünyası sırrını anlayabilselerdi ruhlarında felaketlere sebep olan depremler , fırtınalar olmayacaktı. Haz ve lezzetlere hakikat diye sarılıp, hakikatin gözünü kör etmek bu kadar yaygın olmazdı imtihan bilinci olsaydı.
Şimdi doyamadan kaybettiğin çocuğunun yanında sade bir mezarlıkta yatıyorsun. Ağaçlar, çimenler, çiçekler ve kuşlar... yalnızlığa dönen yaban gülleri, kır çiçekleri... Sonsuzluğa açılan kapının önünde çocukların taze sesleri, kuş cıvıltıları, renkli dünya... hepsi ufka uzanmış soluk renklerdir. Hafifçe yükseltilmiş mezar... Ayın parıltısıyla gizemli yolculukta süzülen adam... Siyah, gri, sarı, turuncu... Ufuk sonsuzluğu, yokluk ve hiçlik... Varlık ne ki, O var.
Emin Hocam,
Hayal etmek neye yarar karamsar kahkahalar arasında. Çayın renginde gülmeye zorlanıyor insanlar. Kirecin beyazlığında bir noktaydın. Belirgin yaşıyordun bazen, bazen belirsiz. Abdurrahman Çelebi, sırma saç sana yakışmaz bilirim.
Gidivermek ne kadar acı değil mi. Kış hazırlığı için odun kırmak... Sen Taptuk Emre'nin dergahında bir Yunus'tun, bilemedik.
Nisan 2000 M. Arslan
5.mektup
Çiçek tohumlarının yaşama sansı var mı bilmiyorum da, seher vakitlerinde kırmızı kanatlarıyla alemi selamlayan bir kelebek misali doyumsuz bir aşk için gönül gönül dolaşan varlık zübdesinin yaşama şansı vardır. Çünkü o altın sarılığında bir tercih yapmıştır. Yalan yanlış gezişler içinde o bir kardelen cesurluğuyla çıkmıştır akranlarının arasından. O'na koşan bir cesarettir demek herkesten fazla yakışır. O konuşmaz, yapar. ‘Önce yap, sonra açıklarsın' düsturuna sarılmıştır. O'na alemde ahengin varlığını söylemek düşmez. Hatta ahengi gördüğünü bile... Fakat o görür. Hakikat kapıları ardına kadar açılmıştır. Masal dünyasında yaşayan insanlar güruhu hakikate duvar da olsa ne önemi var! O azmin eteklerine tutunmuş kopmamak için direnmektedir.
O bir gezgindir. Bazen Evliya Çelebi, bazen Kusto. Bazen bir kırlangıç, bazen göçmen kuşu. Bazen kelebek, bazen arı.
O çayını yudumlarken çayın renginin neden yeşil değil de, kırmızıya çaldığını düşünecek kadar ilginç bir hayat zambağıdır. O mezarlarda ölüler üstünde kah mermerler arasında, kah taş kovuğunda, ağaç gölgesinde açan bir makber gülüdür.
Bense...
21.05.2000 M. Arslan

|