EY ŞEHİD, YOLUN YOLUM OLDU BENİM!...

Hemrâhım idin bu yolda ey mâh

Hemrâhı koyup gider mi hemrâh

Fuzûlî

   Seninle yollarımız ilk ne zaman kesişti, tarih düşmek güç... Belki beş, belki altı yıl... Belki daha da eski... Kimilerince bu zaman oldukça kısa olabilir, kimilerince de “ehemmiyetsiz birkaç yıl, canım işte!.”

   Ama bana göre öyle değil. Çünkü ciddiye almıştık ve dolu dolu yaşamıştık sanki ayları, günleri, hatta ânları... Seninle geçen her ânımız, yılların, hayatların birikimiydi, tortusuydu. Sanki her ikimiz de birer ömrü temerküz etmiş, o saniyelere gizlemiştik. Zahirde geçen o birkaç saniyeydi, ama açıp derûnuna nüfûz edince bitip tükenmeyecek birer hazine gibiydi. Bir muhabbet, bir kardeşlik hazinesi...

   Umutlarımız, ümitlerimiz, ideallerimiz vardı. Hayatı ve içindekileri elimizin tersiyle itip, söylediğimiz türkülerimiz, marşlarımız vardı. Hayatı “adı için” yaşar, bir sevdâ uğruna “ana, baba, kardeşi, eşi, dostu, arkadaşı” terk eder, “maldan mülkten vazgeçer”, “bir ömrü hiçe sayarak ölümü göze alırdık”. Sevdamız birdi ve hem ilk, hem son gayesi “Allah'ı tek yâr seçmek”ti.

   Gözlerimiz zaman zaman gurbetin buğusuna gömülür; gönlümüz çoğu kereler istikbalin parıltısı ile avunurdu. Bazen hüzün kemikleşir, katılaşır, takılırdı boğazımıza; bazen acılar, sıkıntılar yârenimiz olur; bazen yalnızlığın tadını doyasıya teneffüs ederdik, olanca kalabalığın içinde...

   Azerbaycan pişirmişti seni...Sen zaten hep ağabeyimiz, hep büyüğümüzdün. En erken kalkıp, kahvaltıyı hazırlayan ve bizi kaldıran, bize heyecan, ümit aşılayan, çalışan, düşünen, seven, dert çeken, dert edinen ve çözen... Ufkun yüceydi, hayallerin, ideallerin erişilmez. Çok kereler o yüksekliklerin rakımına ulaşamaz, sana ayak uyduramazdık!..

   Kalbin, pâk, mücellâ, pırıl pırıldı. Kin düşmemiş, kin gütmemiştin. Kızsan da insanların hatalarını çabuk affederdin. Bağışlardın. Bağışlamak, zaten büyüklerin şânı değil miydi?

   Yaptığın işe her şeyini verirdin; gönlünü, düşünceni, enerjini, benliğini... Arkanda bıraktıklarını pek düşünmezdin, düşünemezdin. Belki hep düşünür, hiç aklından çıkarmazdın, ama geri dönüp bir şeyler yapamaz, elindeki işi yarım bırakamazdın. Bunun için bazıları seni “vefâsızlık”la suçlarlardı. Aldırmazdın. Seni anlamalarını isterdin. Derdini, hedefini, çektiklerini, hislerini, heyecanını, yani seni... Bir de kendini “her gittiğin yere çabuk intibak etme” ile vasıflandırırdın; “ne yapayım, elimde değil!...” şeklinde insanların anlayabileceği mazeretler ileri sürmeye çalışırdın.

   “Buralar size emanet!..” sözünü duyunca dağları yüklendiğini zannettin. Kendini iyice kaptırdın. Artık anne, baba, kardeş ve dostlar, anlamalıydı seni, anlayış göstermeliydi senin onlardan ayrılışına... Dostlar, zaten böyle olmalı değil miydi?

   Baştan sona bir heyecandın, bir sevgi, bir sevdâ âbidesi...Bir öğrencinin başarısına, bir diğerinin sevincine sevinir, diğerinin ufacık sıkıntısı seni dertlere gark ederdi. Onlar senden, sen onlardan ayrı olamazdın.

   Cömerttin, gidenin hesabını yapmayacak kadar, bazen iki yakanı bir araya getirmekte zorlanacak kadar...Gidende hiç gözün olmadı, çünkü her fırsatta gidenin katlanarak geldiğini görüyor, bunu anlatıyordun sevdiklerine... Sanki öbür dünyaya mal gönderiyordun, en müstesnasından...

   Sırdaştın. Sırrı sana emanet edenin gözü arkada kalmazdı. Sanki ba's günü ortaya dökülene kadar, bir kabre gömülmüştü sırrı...

   Gönlün kırık, mütevâziydin; sana en çok “müdür” diye takılanlara kızardın. Âcizlerle, fakirlerle, talebeler ve gençlerle yârenlik eder, onların içinde bulunmaktan bahtiyar olurdun...

   Küçücük defterlerin olurdu. Orada her zaman yapacağın işler yazardı. Ben, o defterde bir şeyler olmadığı zamanı hiç görmedim. En ufak teferruatı kaçırmak, en küçük bir hususu unutmak istemezdin.

   İnsanlara samimiyeti ve sevgiyi anlatır, hizmetin nasıl olması gerektiğini gösterirdin. Fedakarlık ise kabına varılmaz bir hasletindi.

   Sözünde durmayı severdin, bir de sözünde duranları... Kaypak, ahdinden cayan insandan nefret ederdin. Bir bant tiyatrosundaki, “Dağlara Mansur, dağlara!.. Dağlar, verdikleri sözde çakılı kalırlar” sözü virdimiz olmuştu.

   “Seninle görüşüp de memnun kalmayan, senden ayrılıp da hasret çekmeyen var mıdır?” bilmiyorum.

   Lekesiz, tertemiz bir hayat yaşadın, yaşamak ve ölmek nasıl olurmuş gösterdin. Hayatının baharında, bir ulu çınarın heybetiyle hayata veda ettin. Âkifçe terennüm edersek;

   Ey hâtırasıyla kaldığım yâr, Artık aramızda bir cihân var!
   Sen gökte safâ-güzîn-i dîdâr, Ben yerde azâb içinde bîzâr.

   İsterdim ki, bir gün oturalım yüz yüze, diz dize... Ve Sami Efendimiz'in bahsettiği kardeşlik akdini bu dünyada yapalım, kavilleşelim!.. Ananın, babanın ve bütün sevenlerin yüz çevirdiği o çetin günde sevabımızı, sevdamızı ve kardeşliğimizi paylaşalım. “Yâ Rab!... Biz birbirimizden râzıyız, sen de râzı ol!” diyelim. Ama kader... Birbirimize doyamadan ayırdı bizi...

   Ey yâr-ı azîz-i gam-küsârım,
   Mahvoldu Hudâ bilir karârım,
   Sarsıldı olanca istıbârım
   Bî-zâr peyinde rûh-i zârım!

   Gittin, beni kimsesiz bıraktın,
   Yaktın beni hasretinle yaktın.

   Şimdi ben yaralı ceylan, sen vurup kaçmış bir avcı... Şimdi ben vurgun yemiş bir âşık, sen arkasına bakmadan giden Leylâ... Şimdi ben amansız dertlere düşmüş hasta, sen ise uzaklardaki hekim...Şimdi ben yalnız ve çaresiz ve kolsuz-kanatsız... Şimdi ben yorgun, bîtâp ve kararsız...

   Ey yolcu, nasıl anlaşmıştık seninle!..
   Bırakıp gitmek var mıydı? Bu yolda yoldaş değil miydik?!
   Yoksa birlikte düzüldüğümüz bu yolda ayak uyduramayan sen değil de, ben miyim?

08.06.1999

Ö. Faruk DEMİREŞİK