BENİM OĞLUM

   Allah, bazı insanlara bir kısım ideallerini gerçekleştirme imkanı verir. Bu konuda kendimi şanslı insanlardan sayıyorum. Allah-u Teala'dan daima ahirette bana faydası olacak, kendisi'nin de seveceği, iyi bir evlat vermesini hep istedim. Rabbim nerede ve nasıl oldu da duamı kabul etti bilemiyorum ama, bana Kürşat Emin gibi bir evlat nasip etti. Bundan dolayı Rabbime sonsuz şükürler olsun. Bu arada diğer evlatlarımdan da memnun olduğumu belirteyim. Ancak O'nun içtenliği, yardımseverliği, iş becerisi, idealizmi ve herkese muhabbetle muamele etmesi çok farklıydı.

   Kürşat Emin ilk öğretmenlik yaptığım Edirne'de iken dünyaya geldi. İsim koyarken bazı olaylardan etkilenmiştim ve bu, ilk çocuğumun ismine de yansımıştı. Ben Edirne Lalapaşa Ortaokulu Müdürü iken Eğitim Enstitüsü'nde okuyan bir gurup öğrenci ile pikniğe gitmiştik. Piknik sırasında, gençler çeşitli marşlar söylediler. Bir tanesinin sözleri şöyleydi:

   Kürşat'ın narasıyla, indik Tanrı dağından,
   Ruhumuzu kandırdık Orhun'un kaynağından,
   Bu kaynaktan içenin bilekleri tunç olur,
   Türk'e kefen biçenin ölümü korkunç olur.

......................................

   Göktürkler'in esir olduğu dönemde 40 arkadaşıyla sonunda ölüm mukadder olan bir kavgaya girişen Türk Kağanı Kürşat'ın hayatının marşa dönüşmesi beni çok etkilemişti.

   Türk-İslam senteziyle yoğrulmuş benim gibi birisinin; İslam'ı ve atalarımı hatırlatacak ikinci bir isim koyması da gerekirdi. İkinci isim olarak ta Hafız olan babamın -aynı zamanda da Allah Rasülü'nün lakaplarından olan ve güvenilir insan anlamına gelen- Emin ismini koymayı uygun bulduk.

   Böylece O, ismiyle asil kanında taşıdığı Türklüğünü İslâm hamuru ile yoğuracaktı. Biz böyle arzulamıştık. O da ne itaatkar bir evlattı ki, bizim istediklerimizin fevkinde, çok daha ideal bir hayat sergiledi.

   Kürşat Emin, doğduğunda uzun siyah saçları, boncuk boncuk gözleri olan minyon tipli bir çocuktu. Annesinin ilk çocuğu olduğu için doğumu hayli sıkıntılı olmuştu.

   İlkokula başlama zamanı geldiğinde biz ailecek Aydın Ortaklar Öğretmen Okulu ve Eğitim Enstitüsü lojmanlarında kalmaktaydık. Lojmanlar şehir merkezinden hayli uzak olduğu için lojmanlardaki çocuklar, bir arabayla Ortaklar'da bulunan bir ilkokula gitmekteydi. Türkiye'de anarşi her gün onlarca can almaktaydı. Ben de tehdit altındaydım. Bu durumda çocuğun, hergün arabayla evden hayli uzak bir okula gidip gelmesi çok zordu. Bir de isminin Kürşat olmasından dolayı çocuğun kaçırılacağı ihbarını da almıştık. İşte bu sıkıntılar sebebiyle Kürşat Emin ilk gurbet hayatına 6 yaşında iken başlamak zorunda kaldı. O'nu Denizli Honaz'a dedesinin yanında gönderdik ve Honaz Cumhuriyet İlkokuluna kaydını yaptırdık.

   İktidar değişikliğinden sonra çocuğu alarak Aydın Ortaklar Kurtuluş ilkokuluna yazdırdık. İki okul değiştirmiş olmasına rağmen İlkokul 1. sınıf karnesinin bütün notları “pekiyi” idi. İlkokul ikinci sınıfta iken Türkiye'de 12 eylül harekatı olmuş, anarşi şıp diye kesilmişti. Huzur içinde çalışacağımızı düşünürken ailemizin üstüne kara bulutlar çökmüştü. Milliyet Gazetesi yazarı Abdi İpekçi'yi öldüren, ve İtalya'da Papayı vuran Mehmet Ali Ağca'yı, yurt dışına kaçırdığım iddiasıyla bir gün jandarmalar evimi bastılar.

   Evde ayakkabılarıyla arama yapan jandarmalar azgın bir katili yakalıyormuş gibi hakaretlerle her tarafı didikliyorlardı. Bir yandan da: “Sen burada örgüt başısın, senin yaptıklarını burnundan fitil fitil getireceğiz” diyerek hakaretler ediyorlardı. Olaylara bir mana verememiştim ama jandarmalar suç unsuru olarak 390 kitap ve onlarca teyp bandını toparlayıp beni de yanlarında götürdüler.

   Bu baskınlar, küçücük yavrum Kürşat Emin'in ruhunda kimbilir ne derin yaralar açmıştı. Her halde bundan dolayı olsa gerek ki yıllar sonra Ozan Arif'in söylediği “Ben 12 eylülün nesini seveceğim? sevmediğim gibi de devamlı söveceğim” dizelerini defterine kaydetmişti.

   İmzasız ve tarihsiz bir dilekçe ile Sıkıyönetim komutanlığına hakkımda iftirada bulunulmuştu.

   Tutuklandıktan sonra gözlerim bağlanmış, elbiselerim çıkartılmış ve çarmıha gerilmiş olarak elektrikli işkenceler başladı. Nihayet yavaş yavaş suçlarımı öğrenmeye başladım. Mehmet Ali Ağca'yı evimde barındırmış ve yurt dışına çıkmasını sağlamıştım. Önceleri itiraz ettim. Bunun iftira olduğunu benim böyle bir kişiyle irtibatım olmadığını söyledim ama dinleyen yoktu ve işkence devam ediyordu. Okulda militan besliyordum, iki tabancam vardı, adam dövüyor, haksızlık yapıyor, bir derebeyi gibi hareket ediyordum. Patlayıcı imal ediyor, benim gibi düşünmeyenleri tehdit ediyor, kısacası hilkat garibesi vahşi bir yaratıkmışım gibi suçlanıyordum. Benimle beraber bu olay bahane edilerek 41 kişi daha sorgulandı..

   Kesin biliyordum ki bu işte benim bir suçum yoktu. Tamamen haksız yere işkence görüyordum. Ve her şeyi idare eden yüce Mevlam benim halimi de en iyi şekilde bilmekteydi. Yine Bakara sûresinin son ayetlerinde buyurduğu gibi "O kimseye gücünün yetmeyeceğini yüklemez" di. O halde bu imtihanı kazanmalıydım. Bunun için de aklımın yerinde ve sağlığımın da iyi olması gerekiyordu. Bu düşüncelerle bedenim işkence gördüğü halde ruhen Yarabbi beni isyan ettirme, senin istemediğin şeyi yaptırtma diye dua ediyor; işkencecilerle çok ayrı dünyalarda yaşıyorduk.

   Sahabeye yapılan işkenceleri aklıma getiriyordum, Onlar mukaddes bir dava için işkence görmüşlerdi. Benim ise gayesi olmayan bir olaydan dolayı işkence görüşümü kısacık aklımla değerlendirmeye çalışıyordum. Sonunda bu işte benim bilemediğim bir çok sırların gizli olduğuna kanaat getirerek, işkencelerin sona ermesi amacıyla yapmadığım bir suçu yaptım diye ikrar ettim. Bundan dolayı da Germencik hapishanesi ve İzmir Askeri Ceza evinde 105 gün tutuklu kaldım.

   İzmir Şirinyer Askeri Ceza ve Tutukevinde iken olayların gerçek yüzünü bütün açıklığıyla anlatmak, kendimi müdafaa etmek için Sıkıyönetim Savcısına, geçmişimi ve olayları anlatan geniş bir dilekçe yazdım.

   Allah'ın büyük bir lutfu olarak Mehmet Ali Ağca, İtalya'da Papa'yı vurma teşebbüsünde bulunarak tutuklandı. İzmir Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri savcısı olayla ilgili olabilecek yüzlerce kişinin ifadesine başvurdu. Aydın Emniyetindeki pasaport kayıt defterlerini hassas bir şekilde irdeledi. Mehmet Ali Ağca'nın ifadelerini araştırdı. İzmir Sıkıyönetim savcısı savunmamı da dikkate alarak benim suçsuz olduğuma kanaat getirdi. En sonunda tek tutuklu sanık olarak kaldığım Askeri Ceza ve Tutukevinden beni de serbest bıraktı.

   Sıkıyönetim savcılığının 42 sayfalık ayrıntılı yazısının sonunda:

   KARAR: Yukarıdaki gerekçe ile:

   "1-Mehmet Ali Ağca'ya yataklık etmek suçundan, 2-Laikliğe aykırı propoganda yapmak suçundan, 3-Ruhsatsız patlayıcı madde bulundurmak suçundan 353 sayılı kanunun 105. maddesi gereğince KOVUŞTURMAYA YER OLMADIĞINA karar verildi" denilerek temize çıkarıldım.

    Temize çıkmıştım ama yaşadığım olaylar beni hayatım boyunca etkiledi. Milli Eğitim Bakanlığı'nda dosyama kırmızı kalemle yurt dışına çıkma yasağı kondu. Almanya'ya gidecek öğretmenler arasında yapılan imtihanı kazanmıştım ama bu yüzden gidemedim.

   Benim çok özel bazı meselelerimi buraya almadaki maksadım
     1-Kürşat Emin'in nasıl bir ortamda yetiştiğinin anlaşılması,
     2-Fikri duygularımın O'nu nasıl etkilediğinin bilinmesi,
     3-En önemlisi de oğlumun vefatında cenaze merasimine katılamamdır.

   Azerbaycan'a gitmek için İstanbul Atatürk Hava Limanına vardığımda, pasaportuma düşülmüş bulunan yurt dışına çıkamaz notu, yanlışlıkla silinmediği için oğlumun cenazesinin kaldırıldığı gün, tutuklanıp, geceyi İstanbul emniyetinde geçirmek zorunda kaldım.

   Yıllar önce yapmadığım bir suçun cezasını haksız yere çekmiştim. Şimdi bu da yetmiyormuş gibi çok önemli bir görev için bile oğlumun yanına gidemiyor, cenazesine katılamıyordum. Bundan da önemlisi ertesi günü Kurban Bayramıydı, eğer yanlışlık düzeltilemezse bayramım zehir olacaktı. Ne yapacağımı şaşırmıştım, çıldırmak üzereydim. Cenazenin kaldırıldığı arefe günü yani 27.03.1999 Cumartesi günü ise artık dayanamadım ve ikindi namazı vakti İstanbul Emniyet Müdürlüğü nezarethanesinde hıçkırıklarla ağlamaya başladım. Etrafımda bulunan diğer tutuklular sabahtan beri sessiz duran bu adamın ağlayışına hiç bir mana veremediler. Halbuki benim gönlümde yanardağlar fışkırıyordu. Başımdan geçenleri kısaca orada olanlara anlatabildim.

   Çok sevdiğim oğlum, şu anda artık dünyadan ebedi olarak ayrılıyor ve toprağa giriyordu. Onu çok seven babasının yeri de onun yanı olmalıydı. Fakat işte ben, oğlumun yanına gidemiyor; gurbet elde O'nu yalnız bırakıyor ve ailemden hiç kimseye de üzmeyeyim diye haber de veremiyordum. Bu acı, çektiğim işkenceden de beterdi. Orada, işte o zaman iftira atanlara lanetler okumaya başladım.

   Hafız Kürşat Emin'in cenazesine Türkiye'den oğlum Hasan Serhat ile arkadaşlarından Ömer Faruk Demireşik katıldı. Benim cenazeye katılamamdan dolayı daha sonra Osman Nuri Topbaş Bey'in bir Azerbaycan gezisine denk gelen bir şekilde, ailecek kızım Ferah Şule ve annesiyle Azerbaycan'ı ziyaret ettik. Böylece annesi ve kız kardeşi de Hafız Kürşat Emin'in kabrini görmüş oldular. Hem de Hafız'ın Azerbaycan'da ne kadar çok sevildiğini bizzat görmüş ve anlamış oldular.

   Her neyse, ben yine başa dönerek Hafız'ın okul hayatını anlatmak istiyorum. Kürşat Emin 4-5 okul değiştirerek ilkokulu bitirdi. Son sınıfta girdiği Anadolu Lisesi, Parasız Yatılı Lise sınavlarına katıldı ve kazandı. Ancak biz, çocuğumuzun hafız olmasını arzu ediyorduk.

   Yaz tatili başlayınca Denizli'deki Kur'ân kursunda okumaya başladı. Yaz tatili sonunda Hocası Mehmet Koç, zekasının iyi olduğunu isterse hafızlığa kalabileceğini söyledi. Kendisine şöyle teklif ettim:

   -Oğlum istersen Kur'ân kursunda hafızlığa çalışabilirsin, istersen bizim yanımızda benim öğretmenlik yaptığım ortaokulda okuyabilirsin, istersen de kazanmış olduğun -herkesin gitmek için can attığı- yatılı okullardan birine gidebilirsin dedim. Ama O hafız olmayı tercih etti.

   O çok akıllı davranarak ahiretinin güzel olmasını ve benim idealimde olanı tercih etmişti. Kürşat Emin'in Denizli Kur'ân kursunu tercih etmesi benim de naklimi Denizli'ye istememe sebep oldu. Böylece O bizi Denizli'ye çekmiş oldu. Kur'ân kursunda üçüncü yıl hafızlığı pekiştirmeye çalışırken bir yandan da Ortaokulu dışardan bitirme sınavlarına hazırlandı, dönem sonunda Orta Okulu bitirdi. Böylece hiç devre kaybına uğramadan kendi yaşıtlarıyla beraber Ortaokulu da bitirmiş oldu.

   Bundan sonra kültür, inanç ve düşünce yönünden hafızlığa uygun yetişmesi gerekiyordu. Evimizde çocukların ilgisini çekecek ve onlara yetecek kadar kitabım vardı. Lise dönemi çocuğun ahlaken çok çabuk bozulabileceği, nefsinin peşinden gidip bir çok kötü alışkanlıkları kazanacağı bir dönemdi. Bu zamanda başı boş bırakmak hiç de iyi olmazdı. Bu düşünceyle Hafız'ı kendi yanımda Honaz Lisesi'nde okuttum.

   Bu arada bir hususu da özellikle belirtmek istiyorum. Türkiyemiz'de ne yazık ki çocuklara verilen eğitim, onların gelişim, zeka olgunluğuna uygun değil. Kültür ve inanç olarak toplumun arzu ve isteklerine uygun olmayan bir eğitim yapılıyor. Anlamsız tartışmalar ve kısıtlamalar sebebiyle gençler idealine uygun olan bir ortama yönelemiyorlar.

   Yıllarca çeşitli okullarda öğretmenlik yaptım, öğrencilerin durumlarını inceledim. İlkokulda gözlerinden zeka fışkıran cin gibi çocuklar, verilen gayesiz eğitimin etkisi ile ortaokula geldiklerinde yavaşlıyorlar, ne yaptıklarını bilemez duruma geliyorlar. Çocuk itirazcı bir yapıda ve iş yapmayı sevmeyen bir kişiliğe bürünmüş durumda. İdealinde ya topçular veya popçular var. Çocuk meşhur olup kısa yoldan çok para kazanmak hevesine düşmüş. En kötü tarafı ise bu çocuklara dini ve manevi değerler verilmemiş, çocuklar dinden soğutulmuş ve ahlakî güzelliklerin İslâmdan ileri geldiğini kavrayamaz olmuşlar. Çocuk modernizm sârâsına tutulmuş, süse ve gösterişe düşmüş. Liseye gelen bir çocuk da aynı eğitim çarkında yoluna devam ettiği için ilkokulda çözebileceği basit bir problemi bile kavrayamaz hale gelmiş.

   Ortaokulu dışardan bitiren Hafız Emin bakalım lisede ne yapacaktı? Kısa sürede eksiğini tamamlayarak lisede sınıfının en iyisi oldu. Okulu da birincilikle bitirdi. 1. tercihe yazdığı Bursa İlahiyat Fakultesini kazandı. Kazananlar içinde 4. olmuştu. Kürşat Emin, ilahiyatta ilk beşin içinde olduğu için Millî Eğitim Bakanlığı Bursu'nu da kazanmış, böylece üniversite boyunca bana madden fazla yük olmamıştı.

   Burada çocukların kendilerini yetiştirmeleri hususunda benim tatbik ettiğim ve çok faydasını gördüğüm bir olayı daha söyleyeyim. Hafız Emin, Kur'ân Kursu'ndan gelip liseye başlayacağı zaman benim evimde bulunan eski siyah-beyaz televizyonumu çocuklarımın eğitimine engel olur düşüncesiyle bozdum ve yerine de yenisini almadım. Ne zaman ki kızım liseyi bitirdi, o zaman evime televizyon girdi. Çocukların etkilenme döneminde; yani ortaokul, lise çağlarında televizyondan uzak olmaları, onların bu zamanı kitaplarla geçirmesini ve okullarında da başarılı olmasını sağladı. Ben Lise Müdürüydüm ve evimde televizyon yoktu, bu aletin yokluğu çocuklarımın üzerinde hiç bir eksiklik meydana getirmedi, tam aksine bir çok artıları oldu. Onlar boş vakitlerini kitap okuyarak, şiir yazarak, ders çalışarak değerlendiriyorlardı. Ben okulumda başarılı, çocuklarım da derslerinde en öndeydi.

   Hafız, okuldaki gayretlerinin yanında eve geldiğinde de annesine yardım eder, kardeşlerinin ders çalışmalarını da kontrol ederdi. Boş zamanlarında da kitap okur, hafızlığına çalışır, muhakkak bir şeyler yapardı.

   Hafız Emin, söz verdiği zaman sözünü tutardı. Bir Azerbaycan izin dönüşü sırasında Hafız Emin'le Honaz'da dedemin kabrini ziyaret etmiştik. Döneceğimiz zaman Hafız Emin bana eski ev komşularımızdan baba dostu Hacı Halil İbrahim Sarı amcanın kabrini sordu. Ben de, iyi beraber gidip ziyaret edelim dedim ve sordum:

   -Hacı amcanın kabrini ne yapacaksın? O da bana şöyle söyledi:

   -Hacı amca bir gün bana, "oğlum ben senin deden sayılırım, benim çocuklarımda hafız olan yok, ben ölünce senden her yıl bir hatim isterim" dedi ve benden söz aldı. Ben de O'nun için indirdiğim hatimin duasını yapacağım inşallah dedi.

   Allah bizlere de sözüne sadık ve arkamızdan duâlar okuyacak güzel insanlar ihsan etsin.

   Hafız'ın vefatından sonra hakkında yazılanlardan etkilenen bazı kişiler telefonla beni aradılar. Hafız'ın hayatından etkilendiklerini söylediler. O'nu tanıyan bir çok dostu da namazlardan sonra O'nun ruhu için fâtiha ve duâ okuduklarını bildirdiler.

   Şu olay da O'nun fıtratının ortaya çıkarılması açısından önemli olsa gerektir. Hafız Emin'in vefatından sonra O'nun kaza yaptığı yeri dolaşıyorduk. Bu arada bir kaç çocuk yanımıza sokuldu. Merakla bizim yol üzerinde ne yaptığımıza bakıyorlardı. Onlara:

   -Bir ay kadar evvel burada bir kaza oldu. Kaza yerini inceliyorum. O kazada vefat eden kişinin atasıyım. O'nu hatırladınız mı? dedim. Bana:

   -Evet. Biz O'nu tanıyoruz, dediler. Çalıştığı yerden 40-50 km. uzaktaki çocuklar O'nu tanıdıklarını söylüyorlardı. Şoke olmuştum. Bunlar yanlış hatırlıyorlardır, diye düşündüm ve sordum:

   -Nasıl hatırlıyorsunuz? O zaman bana şöyle dediler:

   -O abi, her zaman buradan geçerken bize korna çalar, el sallar, bazen de sakız ve şeker verirdi. Biz O'nun ölümüne çok üzüldük, dediler. Yol boyunda kendisiyle hiç bağlantısı olmayan çocukların hafızı değerlendirmeleri işte böyleydi. Bu şekilde çevresine böyle duyarlı olabilen kaç kişi çıkar bilemiyorum. Bu olaylar bize şu hadis-i şerifi hatırlatmaktadır: “ Allah bir kulunu sevdi mi O'nu diğer insanlara da sevdirir.”

   O'ndan, hayatta olduğu müddetçe hep memnun kaldım. Rabbim de ondan hoşnut olsun Kabir kucağında oğluyla beraber yatan ve bizden gurbette olan canlarıma Allah kabir genişliği versin. O'nu sevenleriyle birlikte Cennetinin en yüksek makamlarına eriştirsin. (Amin)

Babası Hasan Vehbi YETER