HÜRMETLİ VALİDEYNİM,

(Bih) Esseleemü aleyküm.

Madden iyi, manen üzüntüler içersinde bu mektubu kaleme alıyorum. Bugün bayram gecesi. Mektup için geç kaldığım için özür dilerim. Şeki, şu anda beyaz gelinliğini giyinmiş gibi. Bu yazıyı yazdığım tarih 29 Ocak. Vefat haberini aldığım 25 Ocak'tan beri kar yağıyor. Bulunduğumuz yerde yarım metreden fazla kar var. Yükseklere gidildikçe bir metreyi geçiyor, Şeki merkezde. Kar şu anda mektubu yazarken de atıştırıyor. Toprağın gelinliğine bir nakış daha ekliyor. Ayrıca âdetim olmayarak açtığım teypde Kur'an dinliyorum ve Mustafa İsmail tekrar tekrar mealen şu ayeti okuyor. “Ey mutmain olan nefis, razı olmuş ve razı olunmuş olarak Rabbine dön. İyi kullarım arasına gir. Cennet'ime dahil ol.” Bu kaseti bilmeden taktım teybe, ve tam 19 defa aynı yeri okuyor Mustafa İsmail.

ALİ ABİM, HERŞEYİM (BİZİM BAHÇIVANIMIZ)

* Denizlide yetişmesinde emeği geçen ve çok sevdiği Ali Ege Efendi abimizin vefatının ardından yazılan bu yazının bir bölümü Şebnem dergisinin 2002 Haziran ayı 2. sayısında yayınlanmıştır.

Bizim bahçıvanımız, bahçıvanlar liderliğindeki işini çok seviyordu. Çünkü bu iş Allah'ın rızasını kazanmak için bir adımdı. Çünkü bu iş ile Allah'ın dinine bir nefer daha kazandırıyordu ve cennete başkalarını da bir adım daha yaklaştırıyordu.

Bizim güzel, hoş ve büyük bahçıvanımız, toprağa her tohum attığında biraz daha sevindi. Tüm Denizli bahçesinin her yerine bir tohum attı. Yetişemediği yer kalsın istemedi. Bunu bir görev bildi ve tüm zorluklara rağmen bunu başardı.

Attığı her tohumun filiz vermesi ne güzeldi. Filiz vermeyen tohumlara çok üzülür ve filiz vermeleri için günlerce dua ederdi. Her filiz, her sürgün, her yeşeriş, onun içinde fırtınalar koparır ve şükür secdelerine kapandırırdı onu. Bir filizle tüm dünya yeşeriyordu sanki.

Bahçıvan kendinden istenilen her yere yetişmeye çalışırdı. Çünkü her yerde temizlenecek otlar, zararlı otlar mevcuttu ve her yerde filiz vermek üzere olan toprağı çatlatmaya hazır bir tohum vardı ona göre.

Bilhassa ölümlere koştu bahçıvan. Her ölüş bir dirilişti her halde. Çünkü ölü toprağa giriyordu aynı tohumlar gibi. Belki orada yeşerecekti. Bahçıvan bunu böyle istiyordu ve öyle koşuyordu ölümlere. Daha doğrusu doğumlara koşuyordu o. Hep koştu, çalıştı hayatı boyunca. Gittiği yerleri yeşertti, düzenledi. Hiç usanmadan zararlı otları temizledi. Elleri kanayıncaya kadar dikenlerden ayıkladı gülleri. Bazen kendisini bahçenin en büyüğü zanneden gülleri koparıp, toprağa atmak çok acı oldu onun için. Ancak bu atışlar bile güllerin filiz vermesine idi, yok edilmesine değil.

Her filizle özel ilgilendi. Hatta her filiz, her tohum sadece kendisiyle ilgilendiğini zannetti. Bazen tekrar toprağa batmaya çalışan, kaçmaya yok olmaya çalışan filizleri yakalayıp tekrar çıkardı, tekrar yeşermesini sağladı. Tekrar büyümelerine yardım etti. Bazen kendisine verimsiz gelen topraktan filizi aldı başka bir toprağa götürdü ve orada daha büyük olmasını sağladı.

Hep uğraştı bahçıvan. Bahçe güllerle dolu oluncaya, her taraf yeşerinceye kadar uğraştı. Hatta bininci tohumu toprağa verdiğinde günlerce bu sevincini anlattı. “Artık buralara belâ gelmez inşallah” dedi. Bahçıvan hep çalıştı, didindi, gayret etti. İkinciklendiği anlarda ustasını aradı. Hemen bağlantı kurup olayları çözümledi. Bir dakika bile boş durduğunu gören olmadı. Hatta bu konuda: “bir odadan bir odaya giderken boş yürümeyeyim diye Ayete'l-kürsi okuyorum” demişti. Filizlerine iki şeyi çok söyledi: “Allah bizi görüyor, her an ölüm var ve çok yakınımızda”. Her filiziyle ayrı ayrı saatlerce ilgilendi. Bilhassa kokusu iyi olan gülleri için günlerini verdiği, aylarını verdiği olurdu. Hep bir şeyler anlattı. Anlattı, konuştu, duası hiç bitmedi, ta ki filizler her şeyi anlasınlar, taki tüm filizler cennete gitsinler.

Bahçıvan elindeki son tohumları da toprağa bıraktı. Sanki yorulmuştu artık. Kalbi dayanamaz hale gelmişti sanki. Kalbi her filizle uğraşmaktan, her filizin derdine derman olayım diye çalışmaktan, her filizin üzüntüsünü kendi üzüntüsü olarak değerlendirmesinden yorulmuştu, yıpranmıştı. Müsebbibi'l-esbab böyle bir sebep halketmişti, bahçıvanımız için.

O, bahçıvanlar ustasının yanına dinlenmeye karar verdi. Ustasının sıcaklığında serinleyecekti. Gitti. Bir müddet filizlerini uzaktan seyretti. Bu seyredişte sevindi. Çünkü uzaktan daha da güzel görünüyordu o filizler. Ustasından da övgü almıştı, yetiştirdiği filizleri için. Artık dönmesine gerek kalmamıştı demek. Öyle fikirleşti, öyle düşündü. Zaten içinde yârine bir an önce kavuşmak isteği vardı. Yüzü ak gidebilirdi artık yanına. Ve her filiz dönüşünü beklerken, özlemle yolunu gözlerken o yarine döndü, sevdiğine kavuştu, tıpkı yaşadığı gibi. Tam bahçesine dönüş yolculuğuna başlayacağı zaman, filizlerin yanlarına geleceklerini zannettikleri bir anda O, O'nun yanına gitti. “Senin bizi yetiştirdiğine, bu yola, Allah'ın yoluna hizmet eylediğine şahitlik ederiz” dedi tüm filizler.

Filizlerine şefkat tebessümlerini tekrar gönderdi. Filizler üzüntülerinden ne yapacaklarını bilemediler. Üzüldüler, ağladılar günlerce bahçıvanlarının ardından. Allah'tan bahçıvanlarını aratmayacak bir bahçıvan dilediler. Dilleri duaya gitti. Bahçıvanlarından öğrendikleri gibi, ölümdeki diriliş için okudular, okudular. Belki de hep okuyacaklar. Böyle bir bahçıvan bulmak çok zor olacak ama o diller hep okuyacaklar.

Kar yağıyor burada. Kar sanki bahçıvanın toprağına yağıyor. Tohumları yer altından yetiştirmek üzere bahar öncesi karın yağışı bu. Bu bir baharı müjdeliyor. Dirilerin toprak altında daha büyük canlanışlara vesile oluşunu müjdeliyor. Ölmediklerini Allah müjdeliyor çünkü.

Bahçıvanın yolculuğu da hayatı gibi gösterişsiz oldu. Çünkü bahçıvan gösterişi hiç sevmemişti. Hatta ustasının bile maddeten yanında olması bir gösterişti onun için. Her zaman bu gösterişten sakındı. Ölürken de sakındığı gösteriş gereği yalnız öldü.

Bahçıvanımı son görüşümde şöyle söylemişti: (Azerbaycan'a gitme konusundaki kararsızlığımdan dolayı) “Osman Abi senin baban sayılır, teslim olmak lazım. Tam teslimiyet lazım. İtiraz etmemek gerekir. Bana bile bu halimle deseler ben bile itiraz etmem.” Daha sonra vedalaşmak için gittiğimde şöyle diyordu: “Allah'a şükrediyorum, senin Azerbaycan'a gitmene beni vesile kıldığı için.” Bu deyişinde bile bir işaret vardı, demek ki ustası yerine oğlunu bıraktığını bildirmişti. O söylüyordu ama anlayacak adam lazımdı, ancak anlayacak adam lazımdı.

Bir filiz bahçıvan için şunları söylemişti: “Nasıl rüzgar küçük ateşleri söndürür ve büyük ateşleri alevlendirirse, ayrılık da aşk için öyledir; küçüğünü söndürür ve büyüğünü alevlendirir.” Başka söze gerek var mı? Bilmiyorum.

09.02.1997 Şeki Saat 04.00

Cenab-ı Allah bizi şefaatinden ayırmasın. Bizi onun gittiği cennette beraber eylesin. (Amin) (Ruhuna Fâtiha) Ayrıca Ramazan Bayramınızı da tebrik ederim

NOT: Bu kadar uzun ve gece yazdığım için özür dilerim. Ancak kalem durmak bilmedi O'nun ardından. Aslında O'nun için bu çok az ama ne yapayım. İnşallah hepiniz iyisinizdir. Serhat'tan mektup aldım. Sizden de bekliyorum…

( Yukarıdaki Bizim Bahçıvanımız yazısı babası tarafından daktilo edilerek Denizli'de Ali Abi'yi tanıyanlara, sevenlerine dağıtılmış ve çok beğenilmiştir. )

Oğlunuz Emin 09.02.1997 Saat 05:00 ŞEKİ-AZERBAYCAN