
MUHAKEMETÜ'N-NÜFUS
Yazmaya karar verdiğim, okumaya ve düşünmeye start verdiğim bir maraton yarışı. Artık ben de bu çizgiler, bu yarış içerisindeydim.
Bir arkadaşımdan ve bir abimden (babam kadar sevdiğim bir kişiden) görmüştüm bu işi.
-Neydi bu iş? Kelimeler içinde yine ayrı. Bir maraton... Ne yapacağımı, ne yazacağımı bilmeden gidiyordum. Beynim, içinden binbir düşüncenin geçtiği bir kürsüydü. Yalnız ne yazacak ne anlatacaktım. Başkalarından haddime olmayarak özendiğim bu iş benim neyimeydi? Onlar bu işin ehilleriydi. Bense onların mertebesine erişmek şöyle dursun, onların öğrencisi bile olamadım.
İçimi kemiren bir düşünce vardı, sevilmemek. Bazen o kadar samimi oluyordum ki hallerimde hiç bir riya yoktu. Ama yine her zaman yanlış anlaşılıyordum. Bir türlü olmuyordu... Kendimi ne kadar sevdirmeye çalışsam da, sevdiremiyordum. Bir kere yaptığımız kötü davranıştan adım çıkmış, isimlerimiz beyinlere kazınmıştı. Artık silinmiyordu. Bazılarında silinse bile mutlaka izi kalıyordu.
Kalemim haddimde olmayarak devamlı elimde kayıyordu. Yine bir şeyler karıştırıyordum. Ama beni duyan kim? Hiç kimse. Hayır, seni öyle bir kimse duyuyor ki... O her insanın kalbinin içinden geçenleri bilir. Her insanın kalp çırpınışlarını duyabilir.
Kötü alışkanlıklarım çoktu. Bunlardan birisi ki bunu herkes biliyor. Çünkü mutlaka buna maruz kalmıştır. Herkesle tartışıyordum. Bunun sonu nereye varacaktı. Bu davranışı ben yapıyordum, fakat bunu düşündükçe benim de hoşuma gitmiyordu.
Nihayet birisine açmaya karar verdim. Ama kime? Kim olacaktı bu kişi? Benim dertlerimi kim dinlerdi? Zaten kimse sevmiyordu, sonunda beynimi kemiren sorunun cevabını bulmuştum; Müridin, mürşidine koşması gibi, dikenin gülüne koşması gibi hemen O zata koştum. O konuştu ben dinledim, ruhumda her an çıkması muhtemel olan fırtınayı dindirebilmişti. Ruhum ki isyanlarla dolu olan o kap sonunda sükûn bulmuştu. Ne demişti ki bana isyanlarla dolu olan kalbim rahatlamıştı. “ Niyyetinde ol ki hâlis, olasın abd-i hâlis.” “Sen kendini halka değil, Hakk'a anlat.”
Artık kafaya koymuştum. Kendimi toparlayacaktım. Kimseye sinirlenmeyecektim, kızmayacaktım. Bilhassa tartışmayacaktım. Artık benim için laf geveleme safhası bitmiş, uygulama, yaşama safhası gelmişti.
İlk imtihanım pek çetin değildi. Ama daha ileride pek çok çetin imtihanlar olacağı muhakkaktı. Çünkü dünya imtihan için, biz insanlar imtihan için yaratılmıştık. Tabi, bunca sayısız nimetlerin bir külfeti olacaktı. Dünyada her şey güzel olsaydı, dünyaya gelmemizin, dünyanın yaratılmasının hiçbir anlamı olmazdı. Dünya müminlerin zindanıydı. Bu ilahi bir takdirdi.
Artık kendime belirli kurallar koymuştum. Sen nasıl kural koyarsın, diyeceksiniz. Bu kural Peygamberimizin (sav) kuralı. Benim ne haddime kural koymak. Ben sadece bunu hayatıma yansıtmaya çalışıyorum. Neymiş o? “Mümin müminin aynasıdır” Peki bu sözden (Hadis-i Şeriften) aldığın ders nedir? Bir mümin kardeşimde gördüğüm kusuru, o değil de sanki ben yapmışım misali kendimi bu hatalardan arındırmaya çalışmak. Henüz bunun imtihanıyla karşılaşmamıştım. Ama karşılaşacağım muhakkaktı.
İslâm'ı kendime uydurmak yerine, kendimi İslâm'a uydurmak düşüncesi daha hemen semeresini vermeye başlamıştı. Beni en çok teessür eden konulardan olan arkadaşlık meselesi artık çözülüyordu. Benden kaçıp uzaklaşan arkadaşlarım(ın bazıları) bana yavaş yavaş yaklaşıyordu. Bu beni son derece mutlu ediyordu. Hani insan; susuz, kurak bir yerden sulak, serin bir yere geçtiğinde o değişiklik ona ne ifade ederse bana da bu değişiklik o şekilde bir mana ifade ediyordu.
Okul derslerim genel anlamda iyiydi. Kötü giden bir şey yoktu. Ama beni düşündüren bir şey vardı. O da artık okulda susturulmuş olmak. Zamanında hocalarla en ufak ters düşen konularda hemen konuşur, anlatır, anlatmaya çalışırdım. Bunda çok başarılı olduğum söylenemezdi ama başarısız olduğumda söylenemezdi.
Gerektiğinde, zamanı geldiğinde tam manasıyla teslimiyet gerektiğinde red. Bu iki kavram, İslâm'ın özündeki Kelime-i Tevhid'de de vardı. İslâm'ın “Lâ”sı ile “illâ”sı. Burada Uluhuyyet kabul edilmiyordu, yani red ediliyordu. Bu bir kabullenmeyiş, karşı çıkıştı. Yalnız Allah'u Teâla müstesna. “Âmennâ”, “eslemtü”, bu bir kabulleniş, teslimiyetti.
İşte İslam'ın özü budur.
Maalesef bunu hayatımıza tatbik edemiyoruz. Çünkü biz susturulduk. O veya bu yolla biz konuşmuyoruz. Ne kabul ediyoruz ne de itiraz ediyoruz. Haksızlık karşısında susuyoruz. Artık sabrım kalmadı. Benim yaratılışımda mı diyeyim, ne diyeyim bu var bende. Ola ki şeytanın bacağını Allâh-u Teâlâ'nın inayetiyle kırarız.(inşallah) Bir gün gelir ki.... “Duâ et, o gün mahşer olmasın.” (C.Zarifoğlu)
Biraz önce kalemi parmaklarında kaymak gibi kaydıran kollarım artık yorulmaya, aksamaya başlamıştı. Cin gibi açık olan gözlerim artık yorgunluğa, uykuya teslim olmuştu. Ne yapsaydım? Acaba “red” mi etseydim, yoksa kabul edip uykunun o sıcacık kollarına kendimi teslim mi etseydim. Cevabı kalemime b ı r a k ı y o r u m . . . (Umarım anlamışsınızdır...)
1995 Kasım ayının 29. günü
