CAMIN SOĞUKLUĞU DEĞDİ DUDAĞIMA

* Bu yazı Altınoluk dergisinin 1999 Temmuz ayı 161. sayısında yayınlanmıştır.

   Bugün kaç haftadır yaptığım işi tamamlayarak başladım güne. Artık benim için huzur dolu bir gün ışıyordu. Çünkü belki yıllarımın bütün tecrübesini yansıtmıştım bu eserime. “Ölsem gam yemem” diye geçirdim ilk önce, sonra yüreğime yenisini yapmaya söz verdim.

   Kalktım ve pencereye yaklaştım, dışarıyı izlemeye karar vermişti yüreğim. Çünkü sevincime milletimin de katılacağını umuyordum. Onlar da sevinçliydi bugün. Herkes gülüyordu. Baktığımda elindeki ekmekle fırından çıkan şu sarı saçlı tombul kızın gülümsemesi yayıldı çehreme. Herkes ne kadar mutluydu böyle.

   Bak şu yaşlı amca elinde tesbihini almış, yaslanmış duvara ve mutluluğun doruğunda Allah diyor. Dilindeki bu mırıltılar ta kalbime kadar süzüldü.

   Güzeldi dünya, “yaşamaya değer” diye düşündüm. Sanki birisi beni dinliyor gibi geldi. Dinleyenlere bir şeyler anlatmalıydım o zaman. İçimden geçirdiklerimi önce mırıltılarla sonra yüksek sesle dışarıya dökmeye başlamıştım.

   Kapının açılması ile kendime geliverdim. O gülen dünyadan, bir delikanlı girmişti büroma. Gülüyordu o da. Demek ki her şey güzel, her şey mutluluk verir insana. Selamını vermiş ve oturmuştu bir köşeye herhal. İçerisi sessizdi. Çıt çıkmıyor gibi geldi bana. Biraz sonra akvaryumdaki balıkları gördüm. Bugün balıklar da bayram yapıyordu. Ne kadar hareketliydiler. Hiç bu kadar sevinçli görmemiştim onları.

   -Abi, bakar mısın bir dakika, deyince delikanlı, içeriye onun girdiğini unuttuğumu hatırladım.

   Önce selamını aldım, kalktım, musafaha ettim ve sarıldım sıkıca. Çok şaşırdı. Ne oluyor diyordu gözleri. Cevap verircesine yer gösterdim, hatta şaşkınlığı gitsin diye omuzlarından bastırıp oturttum yerine. Artık ne yaptığımı biliyordum. İçimden geçenleri onunda bilmesini istedim.

   -Ne güzel bir dünyada yaşıyoruz değil mi? dedim.

   -Nesi güzel be abi, kalabalığı, benzin kokusu, gürültüsü, koşuşması, küfrü, soygunculuğu, vurgunculuğu ... nesi güzel!

   Sanki hiç duymamıştım onu.

   -Şu çocuğa bak, elindeki kabuğunu soymaya çalıştığı şekeri düşünürken ne kadar sevinçli, şu tepelere bak, başörtüsüyle dünyaya güzellik dağıtıyor.

   -Bırak abi, bu martavalları. “Küçük atta civcivler yarınlara saklasınlar” dedi.

   Sanki, o dünyaya gelmemeye yemin etmiştim. Yine söyledikleri uzağımdan geçti gitti. Elim cebimde odayı dört dönüp durduğumun yeni farkına vardım. Masamın başına geçip döner koltuğuma oturdum.

   -Ne kadar soğuktu burası breh! Yine aslan kesilecektim herhalde.

   Delikanlının isteklerini dinledim, hepsini güzelce halledeceğimi bildirdim. Sevindirdim onu ve yola saldım. Fikirlerimin içine bir çıyan bırakmıştı delikanlı. Ama benim sevinç leyleklerim hemen temizleyeceklerdi çıyanı. Yine düşüncelerime daldım.

   Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Kaç kişiyi dinlediğimi de. Yorgunluğumu hisseder gibi oldum. Hep bir sonraki güne bıraktığım işlerin çoğunu bitirmiştim işte.

   Mesai arkadaşlarımın biz gidiyoruz, beklemeyiz bak deyişleri ile kafamı kaldırdım. Vay be, akşam olmuş. Hemen yetişeyim diyerekten masamı toparlamaya başladım. Bütün evrakları yerleştirdim ve dolabımı kilitledim. Bugün gezecektim aslında, şöyle sevincimi ağaçlara anlatacaktım.

   Paltomu aldım koluma, çantamı da yakaladım. Kapıyı kilitlerken, sırtıma yumuşacık bir el dokundu.

   -Neyse, dedi, “daha günler bitmedi, çok gezersin daha dünyada”. Yavaşça döndüm. O sırtıma dokunan elin sahibini arayarak. Göz göze geldik, yılların acısını özümseye özümseye içmiş bir çift yaşlı gözle karşılaştım.

   -Doğru söylersin bey amca dedim. “Dünya kocaman, ömür uzun, günler çok. Nasıl olsa bir gün dolaşırız şu koca dünyayı”.

   Hop! dedi, o kadar da değil, vur dediysek öldür demedik ya. Bak, bende senin meslektendim. Senin gibi kapıyı kilitlerken bir yaşlı amca ile karşılaşmış ve onu dinlemiştim. Neler söylemişti bilir misin?

   Gitmek isteyen gözlerle, giden arkadaşlarımın çoktan kaybolduğu merdivenlere doğru baktım. Yaşlı amca bir eliyle yüzündeki buruşuklukları düzeltirken, bir eliyle aç kapıyı dercesine yakalamıştı kolumdan. Açtım ve buyur ettim içeriye.

   Bir koltuğa oturuverdi, yılların çökmüşlüğü ile, ben de yanına oturdum. Uzun bir hikayeye başlayacağı belliydi. Süzdü beni süzdü, süzdü ve sözlerine başladı. Gençliğini anlattı. Hareketliliğini; “Sizin gibi patron değildik” diyordu iki sözünden birinde. “Sizin gibi geleni bırakmazdım yarına” “Buyur amca” derdik “ne istersin?”. Arzuhalini yazıverir parası yoksa şimendifer parasını da öderdik giderdi memleketine. “Büyük burası, kolay lokma oluverir herkes. Dünya güzeldir ama acılıdır. Yoğurur insanları, köylüye bir iş, şehirliye bir uğraş bulmuştur o. Her tarafından kan kokar onun, ağaçlar bile katildir burada, yollar yer bitirir insanı, ömür birkaç gündür sadece, iş-güç bir bakarsın hastaneye yatıvermişiz, bir bakarsın bir taşıtın tekerleği altında can vermişiz”.

   Daha neler anlattı bilmiyorum. Bu kelimelerden sonrasını hiç duymadım zaten. Hep bu sözcükleri tekrarlayıp durdum. Bir ara ona yaşlı amcanın büyüklerinden bahsettiğini, o eski günlerin kalmadığını da anlatmıştı herhal. Onlar da kalmış beynimin hücreleri arasında. “Hep sevinç öldü, zulüm bir numara, yaşasın demokrasi ile gelen monoton hayat” deyip duruyordum.

   O! Merhaba, erkencisin bugün deyince kafamı koymuş olduğum masadan kaldırdım. Önümde birçok karalanmış kağıt vardı. Sevgi, ölüm, her şey “dünya yok” yazıyordu kağıtlarda, buruşturup attım hepsini.

   Of başım, ne biçim de ağrıyordu. Pencereye döndüğümde güneşin ilk ışıklarının aydınlatmış olduğu dünyayı gördüm. Bir bardak su içeyim dedim. Bardağı aldım, camın soğukluğu değdi dudağıma.

   Pencereden içeriye, gürültü, kirlilik, küfürler, araba kornaları doluverdi aniden. Akvaryumdaki balıklar ölü göründü gözüme. Zaten hepsi hapisteydi, hem de müebbet. Odanın rengide çok karanlıktı. Dünya, dedim. Gelip geçici dünya. Ne kadar da sıkıcı, kim bilir kaç kişi ölüyordu, öldürülüyordu şimdi. Yorgunluğumun başladığını hissettim, oturuverdim koltuğa.

   “Ölünesi dünya burası, yaşamaya değmez” demişim en son.

10.02.1995 Bursa