ALİABAD'LI MUS'AB

   * K. Emin YETER ile ilgili kitap hazırlığı yapan dostu Ö.Faruk Demireşik de K.Emin'e niçin Aliabadlı Mus'ab dendiğini anlatmak için aşağıdaki yazıyı kaleme almıştır.

   Mus'ab kimdir, bilir misiniz? Niçin Mus'ab? Niye Aliabad'lı Mus'ab? Bu bir hikaye... Uzun bir hikaye... İki yaşanmış hayat ve ortak yönler... Benzeyen, kesişen çizgiler. Aynîleşen dünyalar, kalpler, vicdanlar... Binlerce kilometre ve binlerce yıllardan sonra… Kısacası aynîleşen insanlar...

   Mus'ab, Mekkeli gençlerin en yakışıklısı, göz alanı, gönül çalanı.. Gözlerin, kalplerin odağı... Zenginlik, yakışıklılık, rahat bir hayat.. Dünyanın ayakların altına serildiği, bir dediğinin iki edilmediği bir hayat.. Belki bir çok kimsenin hayallerini süsleyen, uğruna kendi hayatlarını heder ettikleri bir hayat!..

   Mus'ab bu hayatın içinde yaşamış, büyümüş, serpilmiş... Annesi, oğlu için dünyanın bir ucundan getirdiği kumaşlarla daha bir süslüyor, süsüne süs katıyordu. Bir giydiği elbiseyi bir daha giydirmiyor, el üstünde tutuyor, bir dediğini iki etmiyordu.

   Sonra ne olduysa, Mus'ab vurgun yedi.. Can evinden, can kuşunu vurdu bir avcı... O artık aşkı, sevdayı bir mahbubun dizi dibinde öğrendi. O aşk uğruna savurdu bütün mal ve mülkünü, güzellik, servet, görkem ve ihtişamını... Kalbini, aklını, zekasını, gençliğini, teravetini, kısaca her şeyini bu mukaddes sevdaya kurban etti. O artık, İslam'a teslim, güzeller güzeline meftun olmuştu.

   Hemen bin bir çile ve ızdırap etrafını sardı. Sevginin bir de bedeli vardı. Annesi, İslam'ı terk etmezse evlatlıktan reddedeceğini, mirasından mahrum edeceğini söyleyerek tehdit etti. Yetmedi. Eve hapsetti. Günlerce, öz oğluna, ciğerparesine eziyetler etti, yetmedi.

   Mus'ab o narin, el bebek gül bebek büyüyen Mus'ab değildi sanki... Kucağında büyüttüğü, yıllarca emzirdiği..

   O artık bambaşka birisiydi.. Acıların en onulmazını göğüsleyecek kıvama gelmiş; dünya hayatının faniliğini, zevk ve hazların büyülü tablosunu yırtmış ve ardındaki hakikatler hakikatini seyretmişti.

   Sonra gençler arasından Mus'ab'ı seçen Nebiler Nebisi, şehirlerin Münevveri Medine'ye gönderdi onu..

   Mus'ab'ın gayreti, hizmeti, kısa sürede filiz verdi. İslam, her ailenin gündemine girdi. Sözler, sohbetler, meclisler İslam'la tatlandı, kardeşlikle taçlandı. Mus'ab'ın tebliğinin ulaştığı insanlar, arttı, arttı; o nûr, o heyecan Akabe'ye taşındı. 75 kişi söz verdiler, bey'at ettiler Rasullerin serdarına..

   Günler geçti, Mus'ab'ın gönülleri temizlediği Medine, İki cihan güneşini karşılamaya hazır hale geldi. Kalbler çarptı, diller coştu: “Taleal bedru aleynâ!”

   Sonra günler birbirini takip etti. Peygamber Efendimizin ilk muallimi, ilk mübelliği, Medine'nin ilk muhaciri derslerine devam etti. Kalbleri İslam'a açtı. Küfrün sallandığı Bedr'in ardından, kalblerdeki îmanın imtihan geçtiği Uhud! “Biz Uhud'u, Uhud da bizi sever” buyurulan Uhud! Kanlı Uhud. 70 şehidin kanıyla bulanan, Mus'ab'ı sinesine alan Uhud!

   Bir ara Peygamberimiz “Tekaddem ya Mus'ab!” (Geriye dön ya Mus'ab!) der. Geriye dönen şahıs bir şey söylemez. Rasülullah anlar ki O kişi Mus'ab değil melektir. Bayraktar Mus'ab'ın siluetine girmiş, sancağı kucaklamış, cihad etmekte...

   Uhud bir destandır.. İmanın ateşle imtihanı... Onun baş kurbanları Mus'ab ve Hamza...

   Aradan yıllar geçer. Aşere-i mübeşşereden Abdurahman b. Avf mükellef bir sofranın başındadır. Bir anda lokmalar boğazına düğümlenir. Düşünceye dalar ve mırıldanır:

   “Yıllar önce Mus'ab şehid olduğunda onun üstünü örtecek bir kefen bulamamıştık. Üstündeki elbisesini kefen yapmak istediğimizde ayaklarını örttüğümüzde başı, başını örttüğümüzde ayakları açık kalıyordu. Durumu Peygamber Efendimize haber verince, başını örtün, ayaklarını da otlarla kapatın, buyurmuştu. Acaba Allah, ahirette vereceği nimetleri bu dünyada mı veriyor?” diye yutkundu. Ağlamaya başladı ve sofrayı terk etti.

   Evet, dünyanın ayaklarına kapandığı bir genç ve onu elinin tersiyle iten bir cengaver. Kısacık ömrüne iman, hicret, tebliğ, cihad ve şehadeti sığdıran yiğit!

   İşte bu yiğit, asırlar önce yaşadı. İbret oldu, iz bıraktı ve fanî dünyadan bekâ azığını yüklenerek gitti. Şimdi aradan 1400 küsur yıl geçmiş..

   Aynı ruh, aynı heyecan insanları yine kuşatmış; o nûr yine yıkamış dimağları, kalpleri.. Ve yine gençliğinin baharında bir yiğit, dünyayı elinin tersiyle itip, evinden binlerce kilometre uzakta bir davanın heyecanına meftun olmuş.

   Zaman zaman sevdiklerini, dostlarını, arkadaşlarını unutmuş, kendisini unutalı ise çok olmuş. Bazen sevdiklerinden fedakarlık istemiş, ama kendisi fedakarlığın nasıl yapılacağını bir hayat boyu öğretmiş!...

   O bir muallim, o bir mübelliğ ve bir muhacirdi. Önce haramlardan, sonra insanlardan, sonra da dünyadan hicret etti... O bir işaret, bir ikaz ve ibretti..

Ömer Faruk Demireşik